Dünya Tarihi

Tarihte Yapılmış En Korkunç Psikolojik Deneyler

Geçmişten günümüze kadar birçok psikolojik deneyler yapılmıştır. Bu psikolojik deneyler psikolojinin günümüzdeki gelişmişliğine ulaşmasını sağlamıştır. Tarihte yapılmış psikolojik deneyler nelerdir ve bu psikolojik deneyler neden yapılmışlardır? Psikolojik deneyler insan psikolojisinin çözümlenmesi açısından fayda sağlar. İşte tarihte yapılmış en etkili ve korkunç psikolojik deneyler.

Psikoloji Nedir?

Psikoloji, insanın ruhunun, özünü, değişik durumları inceleyen duyum, coşku ve düşünme gibi olguların kurallarını bulmaya çalışan bilim dalıdır. Büyük Türkçe sözlükteki bir diğer anlamı ise ruh bilimidir. Psikoloji kelimesi Yunanca ruh anlamına gelen “psyke” ve bilgi anlamına gelen “logos” kelimelerinin birleşiminden oluşur.

Psikoloji ilk olarak Antik Yunan’da Plato ve Aristo gibi filozoflar tarafından ortaya atıldı.Rönesans ile birlikte felsefi psikolojinin konusu “zihin” oldu. Bilginin kaynağının duyum olduğunu savunan empirist düşünürler tarafından ele alınan zihin, doğduğumuzda boş bir levha gibiyken daha sonradan edindiğimiz deneyimlerle kendini doldurur. Ancak bilimsel psikolojiye doğru ilerlerken bazı Alman düşünürler zihnin dinamik bir varlık olduğunu ve zaman içinde değişim gösterdiğini iddia etmişlerdir. Sadece deneyimlerden ibaret olmadığını ve zihnin bazı özelliklerinin doğuştan olduğunu savunmuşlardır.

1800’lü yıllarda algılamanın fizyolojik temellerini deneylerle ortaya koyarak zihinsel süreçlerin deney ve bilimsel yöntemlerle incelenebileceğini fizyolog H. Von Helmholtz açıklamıştır. Bu sayede psikoloji adına bilim olmanın temelleri atıldı. Böylece ilk başta felsefenin içinde bir disiplin olarak görülen psikoloji, 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyılın başlarında felsefeden ayrılarak bir bilim dalı haline geldi.

Tarihte Yapılmış En Korkunç Psikolojik Deneyler

İnsanoğlunun bitmek tükenmek bilmeyen merak duygusu yüzünden ortaya çıkan psikoloji bilimi, yine kendini ve çevresindekileri tanıma merakından dolayı yapılan, farklı farklı durumlar ile ilgili olan, bazen bilinçlendiği, bazen de kendindeki rahatsız edici eğilimleri fark ettiği deneyler içerir. Bu psikolojik deneyler sonucunda edindiklerimiz, psikoloji bilimini dallandıran ve ufkunu açan bilgilerdir. Böylece insanın bilişsel süreci hakkında daha fazla bilgi edinirken; birey, kendini ve etrafındaki kişileri daha iyi tanımlayıp yorumlama hakkında kendini geliştirir. Böylece deneyler, psikolojinin bilgi birikiminde çok büyük rol oynarlar.

Tarihte yapılan psikolojik deneylerin psikolojinin gelişmesinde ve insanların ufkunun genişlemesinde çok büyük katkıları oldu. Bu psikolojik deneyler sayesinde insanların bilinçsiz olarak görevlerine bağlanmaları, verilen sıfatları benimsemesi, insanların kendini kandırmaları, kelimelerin insanları kandırması ve bunların vahşi, aynı zamanda tehlikeli sonuçlar doğurabileceği öğrenildi. Günlük hayatımızda ve daha geniş alanlarda kullanılmak üzere bu bilgiler depolanmış oldu. En ünlü psikolojik deneyler;

Stanford Hapishane Deneyi

Belirli şartlar altında insan davranışlarını, özellikle insanların sosyal rollere nasıl tepki verdiğini incelemek için tasarlanmış deneylerden biri Stanford Hapishane Deneyi’dir. 1971 yılında sosyal psikolog Philip Zimbardo tarafından yapılan bu deney için Stanford Üniversitesi’nin Psikoloji Departmanı’nın bodrum katına sahte bir hapishane kurulmuştur. Deney için iki haftalığına 24 kişinden oluşan üniversiteli erkek öğrenci grubunu ikiye bölerek yarısına mahkûm rolünde olacaklarını ve gardiyanların emirlerine uyma zorunlulukların olduğunu söylerken diğer yarısına gardiyan rolünde olacaklarını ve mahkumlara söz geçirebilmeleri için gerektiği kadar sert davranabileceklerini ancak asla şiddete başvurmamaları gerektiğini söyledi.

Böylece gardiyanlar, mahkumların üzerinde psikolojik olarak baskı yaratarak, başkaları tarafından kontrol edildikleri hissini aşılayarak ve özel hayatlarını yok edip bireyselliklerini ellerinden alarak tüm güç sahibi olacaklardı. Gardiyanlar ve mahkumlar gerçek gardiyanlar ve mahkumlar gibi giydirildi. Gardiyanların ellerine tahta sopalar ve göz temasını engellemek amacıyla aynalı gözlükler verilirken mahkumlara zincirler vuruldu. Tam bir hapishane ortamı için gardiyanlara, mahkumları onlara atanmış numaralarla çağırmaları söylendi. Mahkumlar beklenmedik bir günde evlerinden polis tarafından gerçek tutuklanma prosedürlerine tabi tutularak hapishaneye aktarıldılar.

İnsanın Şiddet Eğilimli Olması

İlk gün pek bir sıkıntı yaşanmadan sonlanırken ikinci gün isyanlar patlak verdi. Mahkumlar kapılarını yataklarıyla bloke ederek gardiyanların emirlerini reddetmeye başladılar. Gün geçtikçe gardiyanlar sözlerini dinlemeyen mahkumlar için isyanlara katılmayan mahkumlar için ödüllendirme veya yataklarının yumuşak kısımlarını alıp onları sert demirler üzerinde uyumaya zorlama gibi psikolojik kontrol yöntemleri geliştirmeye başladılar. Gün geçtikçe deneklerin daha çok role girmesiyle gardiyanlar daha acımasız ve vahşi, mahkumlar ise daha uysal korkak hale gelmişlerdi.

Şiddetin aşırıya kaçması ve deneyin tehlikeli hale gelmesinden kaynaklı olarak iki haftalık olarak planlanan deney 6 günde bitirilmek zorunda kalındı. Deneyin başında mahkumlara söz dinletmek için istediklerini yapabilecekleri söylenen gardiyanlar rolündeki öğrenciler gün geçtikçe sadistlik ve vahşilik seviyeleri artmıştır. Mahkûm rolündekiler ise normal hayatlarında aynı seviyede olduklarını bildiklerinden dolayı emirlere itaat etmemekte inat etmişlerdi.

Stanford Hapishane Deneyi’nin sonucunda toplumun kişilere atadıkları rolleri kişinin nasıl sahiplendiğini ve kendisini unutup nasıl kendisine biçilen rolden çıkamayarak zaman geçtikçe o rolün kişi haline geldiğini ortaya koymuştur. Sıradan üniversite öğrencisi olan bu gençlerden bir kısmı zamanla sadist ve vahşileşirken diğer bir kısmı ise korkaklaşmıştır. Toplum insanlara rol biçince insanlar hem kendi kişilik özelliklerini kaybettiler. Hem de biçilen role çok daha fazla bağlandılar.

Bölünmüş Sınıf Deneyi

Biçilen rollere deneklerin aşırı bağlandığı Bölünmüş Sınıf Deneyi ise 1968 yılında Jane Elliott tarafından gerçekleştirildi. Asıl amacı bu tutucu, sadece beyazların olduğu ve dışarıya kapalı olan kasabada yaşayan üçüncü sınıf öğrencilerine Martin Luther King’in ölümünün sebebini açıklayabilmekti.

Çocuklara ırkçılığı anlatabilmek için bir gün derse gittiğinde öğrencilerini mavi gözlüler ve kahverengi gözlüler olarak ikiye ayırdı. Kahverengi gözlülerin daha üstün, yani daha temiz, daha zeki, daha çalışkan, daha iyi olduklarını söyledi. Mavi gözlülere kol bantları takıldı. Kahverengi gözlülere birtakım beş dakika daha fazla teneffüs gibi ayrıcalıklar tanınırken mavi gözlülere ise yemeklerde ikinci tabak verilmemesi veya yeni açılan spor salonunda oynayamamaları gibi bazı kısıtlamalar getirildi. Kahverengi gözlü öğrencilere ise eskiden arkadaş bile olsalar artık mavi gözlü öğrencilerle oynamamaları tavsiye edildi. Çünkü onlar aptal, güvenilmez, pis, sorumsuz ve tembellerdi.

Çocukların bu duruma uyum sağlaması hiç de uzun süremedi. Ders esnasında aşağılamalarla başlayıp ders dışında ise yolda karşılarına çıkan mavi gözlü bir kıza fiziksel şiddet uygulayıp yollarına çıktığı için özür diletmek gibi zorbalıkla devam etti. Daha kötüsü kız onlardan yollarına çıktığı için özür diledi. Yani bu duruma alışan sadece kahverengi gözlüler değil, mavi gözlüler de gitgide ezilmeye başlamıştı. Çarpım tablosunu ezbere bilen mavi gözlü bir kız birçok hata yaparken okuma güçlüğü çeken kahverengi gözlü çocuk hiçbir sıkıntı çekmeden okumaya başlamıştı.

İnsanın Irkçı Mıdır?

O gün yapılan sınavda normalde ortalamadan daha başarılı olan bir mavi gözlü sınavdan kötü not aldı. Ertesi gün sabah Elliott çocuklara bir önceki gün söylediği bilgilerde hata olduğunu ve aslında mavi gözlülerin kahverengi gözlülerden daha üstün olduğunu söyleyip kol bantlarını kahverengi gözlülere taktı. Ancak bu sefer mavi gözlüler, kahverengi gözlülerin onlara yaptığı gibi kötü davranmadılar. Çünkü onlar bu durumun nasıl hissettirdiğini biliyorlardı.

Asıl amacı çocuklara ırkçılığı ve zenci bir kız veya erkek çocuğunun nasıl hissedeceğini çocuklara göstermek olan bu deneyde yine insanlara biçilen rollere insanların, her ne kadar çocuk da olsalar ne kadar çabuk alıştığı ve sahiplendiğini ırkçılığın temel nedeniyle birlikte gözler önüne serildi.

Üçüncü Dalga Deneyi

Cubberly Lisesi’nde tarih öğretmeni olan Ron Jones tarafından 1967 yılında gerçekleştirilen Üçüncü Dalga Deneyi ise bir diğer insanların rollerini fazla benimsemeleri üzerine kısa sürede kesilen deneylerden olmuştur.

Sınıfa Nazi Almanyası dersini işlerken farklı bir yöntem denemek istemişti. Sınıfa ilk gün birtakım kurallar koydu. İlk günün kuralları; ders zili çaldıktan 30 saniye sonra her öğrencinin yerinde olması ve söz alıp ayağa kalkarak, söyledikleri cümleler beş kelimeyi geçmemesi ve her cümlenin sonuna “Bay Jones” ile bitirmesiydi. İkinci gün sınıfın özel olduğunu vurgulamıştır. Diğerlerinin disiplin sorumluluğuna “Üçüncü Dalga” ismini vermiştir. Üçüncü gün deneyin faaliyet alanını arttırarak okul çapına çıkardı. Dördüncü gün ise öğrencilerin tehlikeli sonuçlara doğru giden davranışlarından dolayı deney sonlandırıldı.

Kendilerine özel oldukları söylenen öğrenciler bu süreç içerisinde kendilerine sloganlar bulup rozetler basarken kendilerinden olmayan insanlara da zorbalık yapıp kontrolsüz bir şekilde şiddet uyguluyorlardı. Üçüncü Dalga Deneyi, yine tamamen normal öğrencilere bazı özellikler yükleyince özelliklerle beraberinde ayrımcılık, şiddet gibi duyguları getirdiğini kanıtlamış oldu.

Milgram Deneyi

Bu sefer de insanların otoriteye nasıl boyun eğdiklerini, otorite adı altında nasıl görevlerine daha çok bağlandıklarını göstermek amacıyla Yale Üniversitesi’nden Dr. Stanley Milgram tarafından 1961 yılında bir deney yapıldı.

Asıl amaç Nazi savaş suçlularının da soykırım fikrini benimsediler mi yoksa sadece otorite altında emirleri yerine mi getirdiler sorusuna cevap bulmaktı. Bu doğrultuda bir deney tasarlandı. Deney içerisinde üç kişi vardı: denek, aktör ve araştırmacı. Otorite araştırmacıyla bağdaştırıldı ve emirleri o veriyordu. Denek, öğretmen rolündeydi ve otoriteden gelen emirleri uygulamalıydı. Aktör ise öğrenci konumundaydı ve öğretmenden gelen uyarılarla karşı karşıyaydı.

Bu insan bir aktördü. Çünkü deney hakkında önceden bilgilendirilmişti. Denek karşısında, deneğin bilgisi dışında, rol yapması gerekliydi. Sanki deneydeki roller rastgele belirleniyormuş gibi deneye ve aktöre ikisinde de öğretmen yazılı kağıtlar çektirildi. Öğretmenin öğrenciye yeni kelimeler öğretmesi gerekliydi. Öğretmen bir kelime okuyup o kelimeyle bağdaşabilecek dört şık okuyacaktı. Eğer yanlış cevap verirse öğrenciye şok verilecekti. Her hatalı yanıttan sonra şokun etkisi 15 volttan başlayarak her seferinde 15 volt arttırılacaktı.

İnsanın İçindeki Şiddet

Bunun için önce deneğin de deney esnasında vereceği şoku deneyimlemesi sağlandı. Her yanlış cevaptan sonra artarak ilerleyen şok seviyelerinin her biri için farklı ses verildi. Aktör sanki gerçekten acı çekiyormuş gibi inledi. Duvarları yumrukladı ve deneyi durdurmaları için yalvardı. Milgram’ın bu deneyden önce yaptığı ankette 450 volt maksimum şoku uygulama ihtimallerini 4 ile 0 arasında değerlendirmeleri istendiğinde, 100 öğrenci 0 ve 3 arasında olarak cevap vermiş ve ortalamaları 1.2 çıkmıştı.

40 psikiyatrist üzerinde yaptığı ankette de 10. şoktan sonra kesinlikle vazgeçeceklerini, kimsenin böylesine bir otoriteye boyun eğmeyeceğini ve hatta kimsenin bu şiddette şok vermeyi sürdüremeyeceğini söylemişlerdi. Ancak sonuçlara bakıldığında deneklerin istisnasız her birinin verilen şoklar sonucunda öğrenciye zarar gelip gelmeyeceğini sormuş ancak 40 denekten 26 tanesi yani %65’i 450 voltluk, insana 3 kere uygulanacağı takdirde kesinlikle öldürecek elektriği öğrencilere uygulamıştır.

Milgram bu deney sonucunda iki tane teori ortaya attı. Bunlar törecilik teorisi ve aracılı durum teorisidir. Törecilik teorisi, bir birey ve ait olduğu grupla ilgili bir teoridir. Bireyin, karar alma konusunda uzman ve kabiliyetli olmama durumda karar vermeyi gruba ve hiyerarşik düzene bırakması ve grubun bireyin davranışsal modeli olmasıdır. Aracılı durum teorisinde ise boyun eğmenin ana unsuru, bireyin başkasının dileklerini yerine getirmesinden ötürü, kendini yaptığı davranışlardan sorumlu görmemesidir. Birinin bu görüşü benimsemesi demek, boyunduruğun tüm gereklilikleri yerine getirmesi demektir.

Bilişsel Uyumsuzluk Deneyi

Tarihte bir deney sonucu ortaya atılan bir diğer teori ise bilişsel uyumsuzluk teorisidir. 1959 yılında sosyal psikolog Leon Festinger tarafından gerçekleştirilen Bilişsel Uyumsuzluk Deneyi’nde denekler, beklentinin performans üzerindeki etkisini inceleyen bir deney olduğunu zannederek deneye geldiler.

Odanın içerisinde bulunan deneklerin kesinlikle fazlasıyla sıkıcı ve bir kadar uzun süren bir işi yapmaları gerekiyordu. Festinger deneklerin hepsine dışarıda sırada bekleyen, aslında aktör olan ancak deneğin bunu bilmediği, kişiyi içeride yapılan işin çok eğlenceli olduğuna inandırmalarını, böylece sıradaki deneğin beklentisinin performansına etkisini gözlemlemek istediklerini söyledi.

Denekleri üç gruba ayırdı. İlk gruba dışarıdakini içeride çok eğlendiklerini söylemeleri karşılığında 20 dolar, ikinci gruba 1 dolar vereceğini söyledi. Üçüncü gruba herhangi bir para vadetmedi. Bir saatin sonunda sıkılmış bir şekilde dışarıya çıkan insanlar, zor ikna olması tembihlenmiş aktöre bir saat boyunca ne kadar eğlenceli şeyler yaptıklarını anlattılar. Aradan birkaç saat geçtikten sonra denekler tekrar çağrılıp yaptıkları deney hakkındaki düşünceleri soruldu. 20 dolar alan gruptan sevmedikleri, hiç para almayan gruptan hiç sevmedikleri, 1 dolar alan gruptan ise gayet eğlenceli bulduğu cevaplarını aldı.

Bu deneyin sonucunu Festinger, bilişsel uyumsuzluk teorisi ile aydınlatır. Bu teori şöyle açıklanabilir: İnsanın beynindeki bilişsel öğeler, birbiriyle ilişkili veya birbiriyle ilişkisiz olabilir. Eğer birbiriyle ilişkisiz ise bu bir sorun değildir. Ancak ilişkili ise iki seçenek vardır; bu iki öğe birbiriyle ya tutarlılık ya da çelişki içindedir. Eğer çelişkili ise insan beyni kognitif faaliyet gösterir ve çelişkili duygular, düşünceler ve inançlar taşımaktan kaçınır. Çünkü bu çelişki kişide gerginliği arttırır. Çelişkiden kurtulmak için de iki çözüm yolu vardır; ya davranış değişir, inanç sabit kalır ya da inanç değişir, davranış sabit kalır. Bu deneyde çelişki yapılan deneyin sıkıcı olması, karşılık olarak alınan para ve bunun miktarıdır.

Araba Kazası Deneyi

Bilincimizin bize oynadığı diğer oyunlardan bir tanesi ise var olan bilgileri karıştırmaktır. Araba Kazası Deneyi’ni, 1974 yılında Elizabeth Loftus ve John Palmer dilin, yani kullanılan kelimelerin sahte anı üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla yaptılar.

Bu deney için Washington Üniversitesi’nden rastgele seçilen öğrencilere bir araba kazası videosu izletildi. 45 öğrenci dokuzar kişilik 5 gruba bölündüler. Her bir gruba bir soru sormak üzere arabaların parçalanma, çarpışma, toslama, vurma ve dokunma anındaki hızının ne olduğu kelimeleri değiştirilerek soruldu. Bu deneyin sonucunda parçalanmak eylemiyle soru sorulan grubun verdiği ortalama değer, dokunmak eylemiyle soru sorulan grubun verdiği değerden 19 mil/saat daha çok çıktı.

Daha sonra Loftus ve Palmer, 150 öğrenci üzerinde başka bir araştırma yaptılar. Bu deneyde de yine rastgele seçilmiş 150 öğrenciye önce bir araba çarpışma videosu izletildi. Öğrenciler gruplar ellişer kişilik olmak üzere üçe bölündü. Bu gruplardan ilkine arabaların parçalanma sırasındaki hızı sorulurken ikinci gruba arabaların çarpışma sırasındaki hızları soruldu. Üçüncü gruba bir soru sorulmayarak kontrol grubu olarak bırakıldı. Bir hafta sonra aynı öğrencileri toplayıp cam kırığı görüp görmediklerini sorduklarında birinci grubun 16 kişisi -yani %36’sı- cam kırığı gördüklerini, ikinci grubun 7 kişisi -yani %14’ü- cam kırığı gördüklerini, kontrol grubundan ise sadece 6 kişi gördüğünü söylemiştir.

Araştırmacılar, yaptıkları bu deneyden şöyle bir sonuç çıkarırlar: Bilgiler, beynimizde iki yolla yer edinirler. Birincisi, videoyu seyrettiğimizde olduğu gibi olay anında bilgileri kaydettiğimiz yoldur. İkincisi ise, soruların sorulması aşamasındaki gibi olaydan sonra aynı bilgilerin yorumlanması için saklanan bilgilerdir. Kaydın üzerinden belli bir süre geçince bu iki ayrı kategorideki bilgi birbirine öylesine karışır ki, bunları birbirinden ayırmak çoğunlukla mümkün olmaz. Böylece sahte anı ortaya çıkar. Sahte anı bir insanın yaşanmamış bir olayı, anıyı hatırlamasıyla oluşan psikolojik olaydır. Bu sahte anıların oluşturulmasında kelimelerin çok büyük bir yeri vardır. Kullanılan kelimelerin, doğru seçilen fiillerin biliş üzerinde olan etkisi, güçlü hitabet ve ikna kabiliyetinin altında yatan sırlardan bir tanesidir.

Not: Bu konuyla ilgili olarak Tarih Boyunca Değişen Güzellik Algısı başlıklı yazımızı da inceleyebilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu Konuyla İlgili Yazılar

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyicinizi kapatarak bize destek olunuz. Anlayışınız için teşekkür ederiz.