Monarşi Nedir? Mutlak ve Meşruti Monarşi Özellikleri

Monarşik Ne Demek? Monarşi ile Yönetilen Ülkeler

Monarşi

Monarşi nedir? Fransızca Monarchie sözcüğünden gelen Monarşi, bir hükümdarın devlet başkanı olduğu yönetim biçimidir. Saltanat olarak da bilinir.

Monarşi, ülke hakimiyetinin miras yoluyla tek bir kişide toplandığı yönetim biçimidir. Asırlar boyunca ülkeler; monarşi kapsamında krallar, hükümdarlar, padişahlar tarafından yönetilmiştir. Tüm yetkilerin toplandığı bu kişiler sorgulanmadan takip edilmiştir. Ülkede doğrudan söz sahibi olarak başka şahsiyetlerin varlıkları tanınmamıştır.

Monarşi Nedir?

Monarşi toplumu tek kişinin yönetmesi sonucu ortaya çıkan yönetim biçimidir. Kelime kökü Latince tek anlamına gelen “mono” kelimesinden türetilmiştir ve bu sistemde yöneticilere genel olarak monark denmektedir. Monarklar bulundukları kültürlerinde etkisiyle çeşitli şekillerde adlandırılmışlardır. Hükümdar, kral, imparator, şah, padişah, prens, emir, kağan, hakan, han bu isimlerden bazılarıdır. Bu sistemde yönetici bütün yetkileri tekelinde bulundurmayı hedeflemiştir. Bütün monarşilerde görülen ortak özelliklerden biri yasama, yürütme ve yargı güçlerinin hepsine Monark’ın sahip olmasıdır. Toplum kendilerini yönetmesine güvendikleri kişinin bütün yönetme sorumluluğuna karşı çıkmamış ve bu durum Monarkların bütün karar verme yetkisini ellerinin altına alması ile sonuçlanmıştır. Ayrıca monarşilerde hükmetme yetkisi nesilden nesile aktarılmıştır ve her hükümdar hayatı boyunca hükmetme hakkına sahip olmuştur.

Yalnızca imparatorun düşündüklerinin önemli olduğu ve yalnızca onun verdiği kararların etkili olduğu ve gücün bir kişide bulunduğu yönetim sistemine monarşi denmektedir. Diğer yönetim şekilleri ile monarşinin arasındaki en belirgin fark, imparatorluğun başındaki kişinin yaşadığı süre boyunca gücü sadece kendisine ait bir kavram olarak görmesidir. Örnek olarak monarşiden farklı olarak cumhuriyette devletin başındaki kişiye halk, seçim sistemiyle karar verir. Monarşilerde bir kişiyi affetme veya bir kişiye ceza verme gücü yalnızca devletin başındaki kişidedir.

Monarşide otorite; hükümdar, imparator veya padişahın elindedir. Bu kavram Yunancada ise tek şef, bir topluluğun tek kişide olması anlamına gelmektedir. Monarşi, tarihsel süreçte en çok kullanılmış olan yönetim şeklidir. Bu kadar popüler olmasının neden monarşide güce tek başına sahip olan kişinin Tanrı tarafından seçildiği düşüncesi olmuştur. Topluluklara göre bu hükümdarın arkasında Tanrı’nın gücü bulunduğu için bu hükümdar hem kimsenin sorusunu cevaplamak zorunda değildi hem de kimseye hesap vermek zorunda değildi. Bu yönetim şeklinde hükümdarın hayatını kaybetme ardından monarşinin başına hükümdarın oğlu veya kan bağıyla hükümdara bağlı biri geçmektedir. Tarihsel süreçte din konusunda iktidar sahibi insanlar bazı dönemlerde monarşinin başındaki kişinin hükümdarlığını zedeleyici bir rol oynamıştır. Fakat bu duruma rağmen hükümdarın otoritesi bozulmamıştır ve toplum yönetimde hiçbir şekilde etkili olmamıştır.

Osmanlı Devleti’nde yönetim şekli mutlak monarşi olsa bile yasalar oldukça adaletli bir şekilde uygulanmıştır. 1877 senesinde anayasa bazlı bir yönetim sistemi oluşturulmaya çalışıldığı için mutlak monarşi sona ermiştir. Bu dönemden sonra meşruti monarşi dönemi başlamıştır. Meşruti monarşi çok uzun bir zamandır varlığını sürdürmekte ve başarı ile uygulanmaktadır. Günümüz İngiltere’si ise bu durumun en güzel örneklerinden biridir. Meşruti monarşide baştaki kişinin verdiği kararların bir parlamento tarafından onay görmesi gerekir. Bu nedenle bu yönetim şekli daha adaletli bir yönetim şeklidir. En demokratik yönetim şekli olarak görülen cumhuriyeti ile demokrasi arasında bir bağlantı bulunmadığı gibi monarşi ile demokrasi arasında da bir bağlantı bulunmamaktadır. Çünkü oldukça adaletli ve demokratik monarşiler olduğu gibi, oldukça adaletsiz ve demokrasinin zıttı bir nitelik taşıyan monarşiler de bulunmaktadır.

Okuma Önerisi: Bu konuyla ilgili olarak Mutlak Monarşiden Anayasal Monarşiye Geçiş başlıklı yazımızı da inceleyebilirsiniz.

Monarşi Türleri Nelerdir?

İnsanlar tarih boyunca çok sayıda yönetim çeşidiyle çok farklı yöntemlerle yönetilmişlerdir. Bu durumdan anlaşılabileceği gibi imparatorluk kavramı da tarihsel süreç içerisinde çeşitli değişikliklere uğramıştır. İmparatorluklar arasındaki savaşlar, iletişimler ve etkileşimler, özellikle de her toplumun değişmekte olan sosyal yapısı imparatorlukların yönetim şekillerinin değişmesinde etkili olmuştur. Kabilelerden günümüze değişen yönetim sistemlerinde toplum düşünebildikçe ve demokratikleşme kavramını yava yavaş anlamlandırdıkça devletlerin yönetim şekilleri de buna bağlı olarak değişiklik göstermiştir. Bu süreçte liberal, devletçi, otoriter, faşizan, monarşik, oligarşik, federatif ve anarşik yönetim gibi birçok yönetim çeşidi açığa çıkmış ve uygulamaya konulmuştur. Bu makalede ise siyasal olarak bütün gücün ve yönetimin yalnız bir kişide bulunduğu yönetim tarzı olan monarşi analiz edilecektir.

Monarşi, mutlak monarşi ve meşruti monarşi olmak üzere iki farklı şekilde incelenebilir. Mutlak monarşi yönetimin nesilden nesile aktarıldığı ve yöneticinin bütün yetkiye sahip olduğu yönetim biçimidir. Meşruti monarşi ise parlamenter monarşi olarak da bilinen şekli ise halk tarafından seçilen yönetme yetkisine layık görülen kişilerin halk ile ilgili bütün sorumluluklar ve haklara sahip olduğudur. İnsanlar takip edecekleri lider kişilikli bir insan ararken peşinden gidecek bir kişinin ortaya çıkması sonucu monarşi gelişmiştir. Tüm halk ihtiyaçlarını tek bir kişiye yönlendirip ihtiyaçlara tek kişinin çözüm bulduğu ve kararları tek kişinin verdiği yönetim biçimi monarşidir. Monarşi insanların yönetilme ihtiyacından ortaya çıkmış en basit ve en eski yönetim biçimleri arasındadır.

Eski Çağ Monarşileri

Tarihsel süreç içerisinde bazı dönemlerde, neredeyse her topluluk monarşi yönetimi ile karşı karşıya gelmiş ve bu yönetim şekline her zaman çok kutsal bir anlam yüklemişlerdir. Her an dini bir yapı içerisinde bulunan bir toplumda, bütün hareketleri dini olarak algılanan hükümdar ve toplumun tamamı Tanrı’nın hükümdarı seçtiğini düşünmüştür. Bu nedenle de kimse hükümdarın en kötü kararında bile ağzını açamamış, söz sahibi olamamış ve Tanrı’nın böyle uygun gördüğünü düşünmüşlerdir. Bu kadar dini bir özellik taşıyan bu monarşide yönetim tarzı ortadan kalktığında bile yönetimle bağlantılı olan dini inanış devam etmiştir. Hükümdar herkes tarafından Tanrı ile halk arasındaki iletişim, bağlantıyı sağlayan bir araç olarak görülmekteydi.

Bir başka inanışa sahip olan Mısır firavunlarında ise firavunların Tanrı oldukları kabul edilmektedir. Bazı dönemlerde din alanında yetkili kişiler nedeniyle hükümdarların otoriteleri bozulmaya uğramıştır. Toplum, din alanında yetkili olan kişiyi de bir otorite olarak kabul etmeye başlamıştır. Hatta bir dönem Mısır’da, kral din adamlarıyla büyük tartışmalar içerisine girmiştir. Buna rağmen otoritesinin daha fazla bozulmaması için din adamlarıyla uzlaşmak zorunda kalmıştır. Mezopotamya gibi tarımın daha çok sulama temelli olduğu ve komplex bir toplum yapısı olan yerlerde yönetim şekli daha çok mutlak monarşi olmuştur ve diğer bölgelere nazaran monarşi süresi daha uzun sürmüştür. Atina, Roma gibi bölgelerde ise oligarşi yani yönetimin küçük bir grubun kontrolünde olduğu yönetim şekli monarşi yerine geçmiştir. Bunun dışında İskenderiye fetihlerinden sonra Yunanistan’da, Doğu’daki monarşik yönetimlerin dini özelliğinden fazlasıyla etkilenmiş bir monarşi çeşidi açığa çıkmıştır.

Feodal Monarşi

Soydan gelme monarşi Franklar döneminde görülen bir monarşi çeşididir. Feodal monarşi, soydan gelme monarşiden açığa çıkmıştır. Karolenjlerin ilk devrinde hükümdar iktidarını topraklarının da ilerisine taşımıştır. Bu olay 754 senesinde Charlemagne’nin kutsanmasına ve 800 senesinde taçlarını takacak olan Roma hükümdarlarının yerlerini alacak yeni hükümdar olarak seçilmesi dolayısıyla gerçekleşmiştir. Roma İmparatorluğu’nun eski, güçlü günlerine geri dönmesi ve daha canlı bir hal alması adına gerçekleştirilen bu olay, daha yetkili olan senyörlerin karşı çıkmaları nedeniyle olumsuz bir şekilde sonuçlanmıştır. Bu çatışma sonucunda ise feodal monarşi açığa çıkmıştır. Devletin topraklarının ayrılması, hükümdarın senyörler tarafından seçilmesine neden olmuştur.

Feodal monarşi 10. Yüzyıldan 15. Yüzyıla Fransa’da, Japonya’da Çin’de ve 18. Yüzyılda Rusya’da görülmüştür. Bu dönemde senyörler, imparatorluğa ait olan hak ve otoriteyi adaletli bir şekilde kullanmaya çalışmıştır. Adil bir yönetim şekline sahip olmaları nedeniyle vergiler toplamış, para basmış ve halkın haklarını başarılı bir şekilde savunup halkı iyi bir şekilde temsil etmişlerdir. Hükümdar normalde en güçlü kişi olması gerekirken senyörler nedeniyle en güçlü konuma ulaşamamıştır. O dönemde hükümdarın kutsanması ona bir iktidar ve diğer bireylerden üstün olma durumu sağlamıştır fakat kralın iktidarını sürdürmesi senyörlerin onayına bağlı olduğu için hükümdarın otoritesi bir nebze de olsa sarsılmıştır. Bu yüzden hükümdar tüm bölgelerdeki kendisiyle ters düşen senyörlerle çatışma haline girmiştir, sıkıntı yaşayan senyörleri ise koruması altına almıştır. Bu sayede tek bir krala bağlı olan yönetim daha güçlü bir hale gelirken feodal bir özellik taşıyan bu monarşik sistem bir çeşit yönetim monarşisine evrilmiştir.

Mutlak Monarşi

Tarihsel sürecin önceki kısımlarında, Babil ile Mısır’daki monarşik yönetimler için kullanılmış olan mutlak monarşi kavramı, Batı’daki, özellikle 16. ve 17. Yüzyıllar arasındaki dönemi kapsayan İspanyol ve Fransız monarşileri için daha sık bir şekilde kullanılmıştır. Bu yönetim şeklinde mutlak hükümdar, senyörlerin de senyörü konumunda yani herkesten yetkili bir kişi konumunda bulunmuştur. Mutlak monarşide hükümdarın kendi senyörlerini seçme hakkı olduğu gibi senyör olmayanlara senyörlük verme hakkı senyör olanları ise senyörlükten men etme hakkı bulunmaktaydı.

Mutlak monarşi, kralın tek hükümdar olduğu bir tür monarşiyi ifade eder. Modern zamanlardan beri, kral bu tür bir monarşide bir anayasa ile sınırlandırılmıştır. Ancak bazı Mutlak monarşilerde kral sınırsızdır ve mutlak güce sahiptir. Çoğu zaman, bunlar kalıtsal hükümdarlardır. Öte yandan anayasal monarşilerde, devlet başkanının yetkisinin anayasa, yasama organı veya yazılı olmayan sözleşmelerle de bağlı veya sınırlı olduğu durumlarda, karar veren tek kişi kral değildir; başta başbakan olmak üzere maiyeti de iktidara sahiptir. Suudi Arabistan’ın ve Umman’ın mutlak hükümdarları sırasıyla Salman bin Abdülaziz ve Haitham bin Tarık’tır. Sultan, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde sınırsız egemenliğe sahipti ve halkı ona Padişah ya da “Büyük Kral” dedi.” Birçok padişah, “Yeryüzündeki Tanrı’nın Gölgesi ” gibi unvanlarıyla kanıtlandığı gibi, ilahi emirlerin bir sonucu olarak sınırsız güç kullandı.”

Asur, Babil ve Sümer’in birçok hükümdarı eski Mezopotamya’da mutlak hükümdarlardı. Maratha, Maurya, Satavahana, Gupta, Chola, Babür ve Çalukya İmparatorluklarının yanı sıra diğer büyük ve küçük imparatorlukların imparatorları antik ve orta çağ Hindistan’da mutlak kabul edildi. Kralların ilahi hakkı, Avrupa tarihinin çoğunda mutlak monarşinin teolojik temeli olarak hizmet etti. Ve konularına dizginlemek için hiçbir hakkı olduğunu despotik güç mutlak doğru ilahi olduğunu pek çok Avrupa hükümdarları savundu. Bu felsefe James VI ve oğlu Charles I. tarafından İskoçya ve İngiltere’ye ithal edilmeye çalışılmıştır. Antlaşmacıların İskoçya Kilisesi’ne piskoposluk politikası dayatma girişimleri Piskopos Savaşlarına yol açtı ve I. Charles’ın Avrupa çizgisinde mutlakiyetçi hükümet kurmaya çalıştığına dair korkuları, 1629’dan başlayarak 11 yıl boyunca bunu yapmasına rağmen, İngiliz İç Savaşı’nın önemli bir nedeni oldu.

Meşruti Monarşi

Bazen parlamenter monarşi veya demokratik monarşi olarak bilinen anayasal monarşi, hükümdarın bir anayasa doğrultusunda iktidarı kullandığı ve tüm kararlardan sorumlu olmadığı bir monarşi türüdür. Anayasal hükümdarlar, bir anayasa tarafından düzenlenmiş olsun veya olmasın, belirlenmiş bir yasal çerçeve tarafından belirlenen sınırlar dahilinde hak ve yetkileri kullanmaları gerektiği için mutlak monarşiden farklıdır. Anayasal monarşiler Liechtenstein anayasa egemen önemli ihtiyari yetkiler veriliyor nerede, Monako, Fas, Ürdün, Kuveyt, Bahreyn, Avustralya hükümdar güçlerini egzersiz önemli ölçüde daha az kişisel takdir yetkisine sahip olduğu, İngiltere, Kanada, Hollanda, İspanya, Belçika ve Japonya arasında değişir. Kralın, ister yazılı ister yazılı olmayan olsun, anayasa uyarınca parti dışı bir siyasi devlet başkanı olarak faaliyet gösterdiği bir sistem anayasal monarşi olarak bilinir.

Hükümdarların çoğu resmi otoriteye sahipken ve hükümet hükümdar adına yasal olarak faaliyet gösterebilirken, hükümdar artık kamu politikasını belirlemiyor veya siyasi liderleri çoğu hükümdarın Avrupa’da yaptığı gibi seçmiyor. Siyaset bilimci Vernon Bogdanor’a göre anayasal bir hükümdar, Thomas Macaulay’a atıfta bulunarak hüküm süren ancak hüküm sürmeyi beceremeyen bir hükümdardır. Anayasal bir hükümdar, ulusal birliğin görünür bir sembolü olarak hizmet etmenin yanı sıra parlamentoyu feshetmek veya yasalara kraliyet onayı vermek gibi yasal yetkilere sahip olabilir. Öte yandan, bu yetkiler, egemenin kendi siyasi eğilimlerinden ziyade, açık anayasal ilkelere veya yazılı olmayan anayasal geleneklere tam olarak uygun olarak kullanılmalıdır. İngiliz siyaset teorisyeni Walter Bagehot, İngiliz Anayasası adlı kitabında anayasal bir hükümdarın özgürce kullanabileceği üç temel siyasi hak belirledi: istişare hakkı, teşvik hakkı ve uyarma hakkı. Öte yandan, birçok anayasal monarşi, yedek güçler gibi ve aynı zamanda büyük bir siyasi rol oynayabilecek büyük güçleri veya siyasi nüfuzu elinde tutar.

Westminster anayasal yönetim sisteminde, Birleşik Krallık ve diğer Milletler Topluluğu devletleri anayasal hükümdarlardır. İki anayasal monarşi olan Malezya ve Kamboçya, cetvelin düzenli olarak küçük bir seçim koleji tarafından seçildiği seçmeli monarşilerdir. H. G. Wells ve Glenn Patmore, Birleşik Krallık ve Avustralya gibi güçlü kısıtlanmış anayasal hükümdarlara “taçlı cumhuriyetler” olarak atıfta bulundu. Yarı anayasal monarşi terimi, hükümdarın yarı başkanlık hükümetindeki bir cumhurbaşkanınınkine benzer şekilde önemli yetkilere sahip olduğu anayasal monarşileri ifade eder. Sonuç olarak, kendilerini yarı anayasal monarşiden ayırmak için, kral için büyük ölçüde törensel bir işlevi olan anayasal monarşilere parlamenter monarşiler denilebilir. Hititler, antik çağda var olan ilk anayasal monarşiydi. Tunç Çağı’nda yaşamış ve hükümdarı ya da kraliçesi iktidarlarını müzakere meclisi ya da yasama meclisinin günümüzdeki karşılığı olan Panku olarak bilinen bir meclisle paylaşmak zorunda kalmış eski bir Anadolu halkıydı.

Anayasal Monarşi

Mutlak monarşiden sonra siyasete egemen olan anayasal monarşi ise iktidarın hükümdar ve bir meclis tarafından paylaşılmasını öngörür. Buradan da anlaşılacağı üzere devletin başındaki mutlak hükümdar artık eskisi kadar geniş yetkilere sahip değildir. En azından bu yetkileri sonucu ülke için önemli sayılan konularda karar verme hakkı sadece ona ait olmaktan çıkmıştır. Burjuvazi ile ortak düzenlediği bir alan haline gelmiştir. Hükümdar (kral, padişah vb.) halen ülkenin sembolü, uluslararası ilişkilerde muhatap alınan kişidir. Lakin anayasalar, hükümdarın gücünü tanımlayarak aynı zamanda sınırlandırdığından mutlak monarşi dönemi krallarıyla anayasal monarşi dönemi kralları işlevleri gereği farklıdırlar.

Avrupa tarihine bakıldığında mutlak monarşiye geçişin ilk adımları Yeni Çağ’da burjuvazinin baş göstermesi ile gerçekleşmiştir. Bu sayede güçlenen krallar soylular üzerindeki iktidarlarını kesin bir çizgiyle çizerek ülke yönetimindeki en üst pozisyon haline gelmişlerdir. Böylece derebeyler tarafından kontrol edilen üretim faaliyetleri dolaylı yoldan da olsa kralların kontrolü altına girmiştir. Tüm bunların sonucunda ise mutlak monarşi kurularak ekonomide buna bağlı değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişikliklerin günlük hayata en fazla etki edenlerinden biri, kral tarafından ulusal ticaret yasalarının konulması ve ülkenin her kesiminde aynı şekilde uygulanmasıdır.

Westminster Parlamenter Sistemi

Genellikle Westminster modeli olarak bilinen Westminster sistemi, bir yasama organını yönetmek için bir dizi süreç içeren bir parlamenter yönetim sistemidir. İngiltere bu felsefenin doğduğu yerdi. Parlamenter muhalefet partilerinin varlığı ve hükümet başkanından farklı olan törensel bir devlet başkanı, sistemin önemli bileşenleridir. Bu ifade, Birleşik Krallık Parlamentosunun şu anki evi olan Westminster Sarayı’ndan geliyor. Westminster sistemi genellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan başkanlık sistemi veya Fransız hükümetine dayanan yarı başkanlık sistemi ile karşılaştırılır. Westminster sistemi, 1848’de Kanada eyaletlerinin ilki ve 1855-1890 yılları arasında altı Avustralya kolonisi ile başlayan Amerika Birleşik Devletleri hariç, bağımsızlık kazandıktan sonra eski Britanya İmparatorluğu kolonilerinin çoğunun ulusal ve ulusal yasama organlarında kullanılıyor veya kullanılıyor.

Bu, Yeni Zelanda’ya ve Hong Kong’un eski İngiliz kolonisine aktarılan hükümet türüdür. İsrail, İngiliz Filistin Mandasından bağımsızlığını ilan ettiğinde, öncelikle Westminster’den ilham alan bir siyasi yapıyı benimsedi. Bununla birlikte, bazı eski koloniler o zamandan beri ya başkanlık sistemini (Nijerya’da olduğu gibi) ya da melez bir sistemi, Güney Afrika’da olduğu gibi, hükümet biçimi olarak benimsemişlerdir. Bir Westminster sistemi içinde, yürütme işlevlerinin örüntüsü oldukça karmaşıktır. Genel olarak bir kral veya başkan olan devlet başkanı, sistemin teorik, nominal veya yürütme gücünün kaynağı olan törensel bir figürdür. Yürütme yetkisi nominal olarak kendi adına uygulanmış olsa bile, böyle bir rakam yürütme makamlarını aktif olarak kullanmaz. Başbakan ve kabine Birleşik Krallık’ta yürütme yetkilerini aktif olarak yönetse de, egemen teknik olarak yürütme yetkisini elinde tutar. Yürütme görevlerini yerine getirirken, başbakan ve bakanlar kurulu (sistemdeki fiili yürütme organı olarak) normalde devlet başkanının iznini almalıdır.

Örneğin, İngiltere başbakanı genel seçim yapmak için Parlamentoyu feshedecek olsaydı, yasalarca kraldan izin alması gerekecekti. İngiliz egemenliği anayasal bir hükümdardır ve kriz zamanlarında yedek güçler kullanması dışında bakanlarının tavsiyelerine uyar. İngiliz sömürge otoritesinin bir kalıntısı olarak, bu alışkanlık Westminster Sistemini kullanan dünyadaki diğer ülkelerde ve bölgelerde de var. Genel vali, Birleşik Krallık’ta egemen tarafından kişisel olarak Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi Commonwealth alemlerinde gerçekleştirilecek günlük görevleri yerine getirir. Bu tür ülkelerde yürütme kararlarını uygularken, başbakanın genel validen, İngiliz sistemiyle karşılaştırılabilir resmi izin alması gerekmektedir. Hindistan veya Trinidad ve Tobago gibi Milletler Topluluğu cumhuriyetlerinde, genel valiye benzer şekilde çalışan bir başkanla aynı senaryo ortaya çıkar.

Monarşi ile Yönetilen Ülkeler

  • Andora
  • Antigua ve Barbuda
  • Avustralya
  • Bahamalar
  • Bahreyn
  • Belçika
  • Belize
  • Birleşik Arap Emirlikleri
  • Birleşik Krallık
  • Brunei
  • Butan
  • Danimarka
  • Esvatini
  • Fas
  • Grenada
  • Hollanda
  • İspanya
  • İsveç
  • Jamaika
  • Japonya
  • Kamboçya
  • Kanada
  • Katar
  • Kuveyt
  • Lesoto
  • Lihtenştayn
  • Lüksemburg
  • Malezya
  • Monako
  • Norveç
  • Papua Yeni Gine
  • Saint Kitts ve Nevis
  • Saint Lucia
  • Saint Vincent ve Grenadinler
  • Solomon Adaları
  • Suudi Arabistan
  • Tayland
  • Tonga
  • Tuvalu
  • Umman
  • Ürdün
  • Vatikan
  • Yeni Zelanda
İlgili Yazılar
Yorum Yapın

İlk Siz Haberdar Olun!
E-posta adresinizi girin, yeni içeriklerimiz e-posta adresinize gelsin.