10. SınıfTarih DersiTarih Konu Anlatımları

Anadolu’nun Kandilleri (Tarih Konu Anlatımı)

Bu yazımızda tarih dersi konu anlatımları kapsamında 10. sınıf tarih dersinin 4. ünitesi olan Beylikten Devlete Osmanlı Medeniyeti ünitesinin 1. konusu olan Anadolu’nun Kandilleri konusuna yer verdik. Anadolu’nun Kandilleri konusunu “Sûfîlerin ve âlimlerin öğretilerinin Anadolu’nun İslamlaşmasına etkisini kavrar.” kazanımı çerçevesinde anlattık.

Anadolu’nun Kandilleri

Ders: Tarih 10

Ünite: Beylikten Devlete Osmanlı Medeniyeti

Konu: Anadolu’nun Kandilleri

Kazanım: Sûfîlerin ve âlimlerin öğretilerinin Anadolu’nun İslamlaşmasına etkisini kavrar.

Anadolu’nun Kandilleri konusunda öncelikle tasavvuf nedir? sorusunu yanıtladık. Daha sonra Mevlânâ Celâleddîn-î Rumî, Yunus Emre, Hacı Bektâş-ı Velî, Ahî Evran, Hacı Bayram Veli, Ahmet Yesevi gibi alimlerin düşünce yapılarını özetledik.

Tasavvuf Nedir?

Tasavvuf kısaca, “İslam mistisizmi” şeklinde tanımlanabilir. Temelinde yaratılış nazariyesi/kuramı vardır. Dört ana unsur üzerine kuruludur: Hakikat, marifet, şeriat, tarikat. Tasavvufa göre mutlak varlık olan Allah, aynı zamanda “kemal-i mutlak”, “cemal-i mutlak” ve ’hüsn-i mutlak”tır. O’nun şanı kendini izhardır. Allah’ın fani şeylere duyduğu aşk nedeniyle kendini görmek ve göstermek istemesi alemin yaratılmasına gerekçe olmuştur, insan nasıl kendini görmek için aynaya bakarsa Allah da kendi güzelliğini görmek için bir ayna hükmünde olan alemi ve onun en değerli varlığı olan insanı var etmiştir.

Tasavvufun temelinde ilahi aşk yatar ve ilahi aşka erişmede yapılacak ilk şey nefsi öldürmektir. Bir kişi ancak tasavvuf yolunda nefsini öldürebilir. Nefsin yok edilmesi için on unsura uyulması gerekmektedir:

  • Tevbe
  • Zühd
  • Tevekkül
  • Kanaat
  • Uzlet
  • Zikir
  • Allah’a Teveccüh
  • Sabır
  • Murakabe
  • Rıza

Bu on unsurun tamamına “usul-i aşare” adı verilir. Usul-i aşarenin nihayetinde vahdet makamına erişilir. Tasavvuf öğretisine göre sırasıyla vahdet, fenafillah, bekabillah gerçekleşir.

Ahmet Yesevi’nin Düşünce Yapısı

Meseleye toplumsal bütünlük açısından baktığımızda Ahmed Yesevî’nin üzerinde durduğu en önemli husus birlik (vahdet) inancıdır. “Yesevî’nin varlığın birliği ve zikir teorisi” Eski Türk Düşünce Sistemi ile Türk tasavvufu arasındaki “doğal sohbet” sonucu oluşan hikmetin bir koludur. Bu teoriye göre İslam Düşünce tarihinde vahdet-i vücûd anlayışı İbn Arabî’den önce Yesevî öğretisiyle birlikte gündeme gelmiştir. Onun için esas kanun, içtimaî dayanışmada yatar. Kanunu, düzeni bozmak, toplumsal birlik ve düzenliliğin kopmasına yol açar. Ortak bilincin oluşmadığı toplumlar, sosyolojik anlamda bir sosyo-kültürel yapı göstermez, onun için Yesevî’nin esas davası tevhid-i ilâhî oluşturur. O, insan faktörüne, bilhassa topluma yön veren ve onu yöneten insanlara çok büyük değer gösterir. Âlimler, ilimlerine uymaz, hâkimler hakka ve adalete göre karar vermezlerse, toplum çöker, devlet varlığını sürdüremez. O, bu husustan memnun değildir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rumi’nin Düşünce Yapısı

Mevlana evrim anlayışına inanır. Ona göre “ilahi ben” den çıkan ruh evrimsel bir süreç içindedir. Süreç aynı “ilahi ben” e yaklaşarak varlığını sürdürür. Evrendeki tüm madde bu yasaya göre varlığına devam eder. Madde ilahi kaynağına doğru evrilmek ve ona katılmak için içsel bir dürtüye kapılır. (Mevlana bunu “aşk” olarak tanımlar) Tanrıya ulaşmak için bu süreç takip edilir. Hayatın amacı ve var oluşun temeli tanrıdan gelir. İlahi olandan kopan ve ona dönmeye çalışan hayat evrimi tek gerçektir. Bu biyolojik bir dönüşümden ziyade, ruhsal bir evrim olarak adlandırılabilir. Var oluş algısına ve tanrı bilincine sahip olmayan insan hayvandan farksızdır. Doğru bilinç insanı ilahiyata kavuşturur. Evrensel ruhun, varoluşun çeşitli aşamalarında çalışması hayatın genel bir yansımasıdır. Fikirlerinin modern zamanlarda Henri Bergson’u, antik zamanlarda da Platon’u anımsatmıştır. İbn-i Sina ve Farabi de onun “aşk” anlayışına benzer bir evrensel çekim gücüne inanmışlardır.

Yunus Emre’nin Düşünce Yapısı

Sevginin toplumdaki eksikliğini vurgular. Bu yüzden “aşk” en çok kullandığı kavramlardan birisidir. İnsanlar birbirini sevmemektedir, halbuki bu kişinin kendine yararlı değildir. Herkes bir bütünün parçasıdır. Ancak sevgi faydalıdır. Ahlak da bu yüzden önem taşır. Birbirinin anlayışına saygı göstermek, itibar göstermek kendin için önemlidir. Kişi önce kendini düzeltmelidir ki çevresi de kendine çeki düzen versin. Çünkü birbirimize bağlı bir durumdayız. Bu görüş Moğol zulmüyle batıya sürüklenen kalabalıklar içinde gelişmiştir. Mevlana da bu dönemde, ana yurtların yağma edildiği zamanlarda etkisini yaymıştır. Bu uç koşullar Yunus’ta ve Mevlana’da şüpheye yol açmış, dayatılan- diretilen resmi anlayışlar şüpheye düşmüştür. Nihayetinde, insanın insana düşmanlığının kimseye fayda sağlamayacağını anlatmıştır.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin Düşünce Yapısı

Hacı Bektaş Velî, yaşadığı dönem dikkate alınacak olursa Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaştırılmasında birinci dereceden yardımcı olmuştur. Sadece Anadolu’yla sınırlı kalmayan bu etki, Sarı Saltuk gibi inanç önderleriyle varlığını sürdürmüştür. Vilayetname’ye göre, Sarı Saltuk, Hacı Bektaş Velî tarafından Rumeli’ye oranın Müslümanlaştırılmasıyla görevi verilmiştir.

Hacı Bayram Veli’nin Düşünce Yapısı

Mal ortaklığı görüşüyle bilinmektedir. Hıristiyanların bazılarını da etkilemeyi başararak, dünya ile ahiretin göreceli olduğuna inandırır. Görünen biçimlerin geçici olduğunu, cesetlerin dirilmeyeceğini, dünya ve ahiretin öncesiz ve sonrasız olduğunu belirtir. “İnsan, Tanrı’nın halifesidir” düşüncesini savunur.

Ahi Evran’ın Düşünce Yapısı

Türkler islâm dinini kabul ettikten sonra medeniyetlerinin özünü bu inanca göre kurdular. Daha önce Arabistan ve İran’da görülen fütüvvet teşkilatları ile de kaynaştılar. Fütüvvetnameler, esas itibariyle dini-tasavvufi eserler olduğu için ahilik teşkilatının esasını bu kurallar var etmiştir. Ahiliğin özünde “hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış” Hadis-i Şerifi esastır.

Hazırlanalım: Anadolu’nun İslamlaşmasında Etkili Olan Alimler ve Sûfîler Hangileridir?

On üçüncü yüzyılın sonlarına doğru halk arasında saygı görmeye başlayan ve popülerleşen tasavvufi akımlar; Anadolu coğrafyasındaki karışıklıklardan bir kaçış, manevi bir sığınak görevini üstlenmiştir. Halkın saygısını kazanıp büyük kitleleri arkalarına almaları, manevi desteğin yanında, etkili oldukları bölgelere maddi destek olmalarını sağlamıştır. Ellerindeki maddi gücün büyük bir kısmını yıkık yerleri restore etme, ilmi ve dini eğitim çalışmalarının sürdürüldüğü yapılar inşa etme gibi amaçlar için kullanmışlardır. Tekke ve zaviyeler ile eğitimli bireyler yetişmesine katkı sağlamışlardır. Böylece İslam bilinci ve eğitimine sahip genç bireylerin yetişmesi sürecinde önemli bir rol oynamışlardır. Yoksulların, muhtaçların ve evsizlerin ihtiyaçlarını tekkeler vasıtasıyla karşılamışlardır.

İslam dininin buyurduğu yardımlaşma ve paylaşmayı gerçekleştirerek bu dinin pozitif yönlerini halka yayma görevini üstlenmişlerdir. Savaş döneminde, bulundukları bölgelerde etkili örgütlenmeyi sağlamışlardır. Halkın tarikatlara olan saygısı alimlerin dikkatle dinlenmesine ve Bizans İmparatorluğu’ndan gelen baskılara bölgesel mücadeleler ile karşılık verilmesini sağlamıştır. Yarattıkları birlik beraberlik hissi toplumun İslam şemsiyesi altına sığınmasını sağlamıştır. Bu tarikatlardan bazıları o kadar güçlülerdir ki yöneticilerin İslam ile ilişkisini denetlemeyi ve korumayı sağlamışlardır. Bu güçleri, merkezi otoritenin yetersiz kaldığı dönemlerde bölgesel otorite olarak görev yapmalarından da anlaşılabilir. Karışıklığa doğru sürüklenen Anadolu halkında bıraktıkları güçlü izlenim ile siyasi olmasa da manevi bir otoritenin varlığını hissettirmişlerdir.

Tartışalım: Anadolu’nun İslamlaşmasında Mevlana Celaleddin-i Rumi, Yunus Emre Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran Gibi Sufi Alimlerin Etkileri Nelerdir?

  • Mevlânâ Celâleddîn-î Rumî, Yunus Emre, Hacı Bektâş-ı Velî, Ahî Evran gibi sûfî ve âlimlerin Anadolu’nun İslamlaşmasına birçok açıdan etki etmiştir. Anadolu’nun İslamlaşmasında sufi ve alimlerin etkilerinden bazılarına aşağıdakileri örnek verebiliriz.
  • Sufi ve alimler halkı maneviyat ile ilgili bilgilendirdiler.
  • Terk edilen yıkılan yerleri yeniden inşa ettiler, dini ve ilmi çalışmalarıyla insanları bilgilendirdiler.
  • Sultanlar, vakıfların vakıf kurmalarını sağlayarak kendilerini desteklemelerine yardımcı oldular.
  • Dini hareketlerin kurduğu tekke vakıfları kimsesizlerin, yoksulların, muhtaçların ve fakirlerin ihtiyaçlarını yerine getirerek ve toplumsal fayda sağlayarak halkın İslama yakınlaşmasına sebep oldular.
  • Bölgelerinde oluşturdukları dini ve milli heyecanla Bizans’a karşı gaza ve cihat mücadelesinde etkili olmuşlar, İslamın yayılmasını kolaylaştırmışlardır.
  • Anadolu halkı arasında birlik ve beraberliği sağlamışlar, halk arasında İslam’ı yaymışlardır.
  • Yöneticilerin İslam dinine sahip çıkmasına sebep olmuşlardır.
  • Tekke ve zaviyeler sayesinde insanları eğitmişlerdir.
  • Bölgelerinde sosyal huzuru korumuşlardır.
  • Siyasi ve dini anlamda devlet yöneticilerine telkin ve öğütlerde bulunmuşlardır.
  • Merkezi otoritenin tesisine yardımcı olmuşlardır.
  • Mesleki hüviyete sahip bir tasavvuf zümresi olan Ahilik teşkilatı ise ticaret alanında önemli etkileri olmuştur.

Soru: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Yunus Emre Gibi Alimlerin Fikirlerinin Günümüzde de Etkili Olmasının Nedenleri Nelerdir?

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Yunus Emre gibi âlimlerin fikirlerinin kalıcı olmasının 3 temel sebebi vardır:

1. İslamiyet’i Kaynak Olarak Almaları

Din geçmişten günümüze toplumları birleştirmek veya ayırmak da önemli bir noktada bulunmuştur. Anadolu coğrafyasında ise Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Yunus Emre gibi âlimlerin kalıcı olması ve çok kişiyi etkilemesi de bundan kaynaklıdır. Çünkü bu coğrafya âlimlerden önce de İslam ile yoğrulan bir yer olmuş ve eserlerin de İslam’dan etkilenilerek yazılmış olması halkın ilgisini çekmiştir. Ayrıca bu dönemde doğum sancıları çeken Osmanlı’yı tek bir güç haline getirebilecek şey de tam İslam olmuş, böylelikle âlimlerin etkisinin daha da artması sağlanmıştır. Dönemin ilerlemesiyle şartların değişmesine rağmen âlimlerin etkilerini yitirmemelerindeki temel sebep ise insanların yaşama şekillerinin ve hayat görüşlerinin de Kurana ve Peygambere dayanması ve bunun kalıcı hale geçmiş olmasıdır.

2. Birden Fazla Sıfatı Taşımaları

Bahsedilen isimlerin âlim olmaları yanında şair, düşünür, mutasavvıf gibi sıfatlar da sahip olmaları tarafından tanınmalarını ve daha derin bir anlam kazanmalarını sağlamıştır. Ayrıca hepsinin Bektaşilik ve Mevlevilik gibi tarikatların üyelerinden olmaları farklı sıfatlarla gelişen tanınırlık ve derinliği arttırmıştır.

3. Kullandıkları Üslup

Dönemde süslü, anlaşılmaz ve farklı yamayı amaçlayan bir üslup kullanan yazarların aksine halk tarafından anlaşılacak basit bir dil ile yazan bu alimler daha çok kişiye hitap etmiş, değişen süslü kelimeleri kullanmayarak da ileriki nesiller tarafından da okunmayı başarmıştır. Bu durumun en belirgin örneği ise Yunus Emre’nin yaklaşık 800 yıl önce kaleme aldığı eserlerin günümüzde okunduğunda bile çoğunlukla anlaşılabilmesidir.

Yorumlayalım: Mevlânâ Celâleddîn Gibi Alimler Neden Aşk ve Cezbe Yolunu Seçmiş Olabilir?

Din bilgisi ve Allah’a erişmenin iki yolu vardır. Birinci yol medreselerden elde edilen hadis, tefsir ilmi, diğer kol aşk ve cezbe yolu ile nefsin eğitilmesinden geçer. Mevlana Celaleddin gibi alimlerin medresedeki otoriteleri çok yüksektir . Yani birinci yolu bitirmiştir. Bu yüzden ikinci yol olan aşk ve cezbe yolu ile Allah’a ulaşma (vahdet-i vücud) yolunu tercih etmiştir. Mevlana’nın tasavvuf felsefesi aşk ve cezbe aleminde olgunlaşmaktan geçmektedir. Daima hayatın gerçeklerini görür ve hayatı bütün gerçekleriyle yaşar. Yaşamın kaynağı ise aşktan geçer. Yaratılışın sebebi Allah’ın ilahi aşkından geçer. İlahi aşk, kişinin kibir gibi kötü yollardan arındırılmasının tek ve en önemli yoludur. Bu yüzden Mevlana felsefesi, ilahi aşkı kabul ederek hoşgörülü bir yaşam sürmeyi öğretir.

Aşk ve cezbe tasavvufun temelini oluşturur. Cezbe, insanın iradesiz bir biçimde doğal olarak Allah sevgisine itilme durumudur. Aşk da cezbeye benzer fakat aşk gizli kalan iken cezbe açıkta olandır. Cezbe, aşkın beden bulmuş halidir. Tasavvufi eserlerde cezbenin iki yüzden fazla ortaya çıkışından bahsedilmiş, cezbenin herkes için farklı bir şekle bürünebileceğinden bahsetmiştir; lakin aşk birdir. Dini bilgiye ve Allah’a yakınlaşmanın iki yolu olduğu söylenilebilir. Bunlardan biri, hadis ve tefsir ilmidir. Diğeri ise Mevlana’nın seçtiği aşk ve cezbedir. Mevlana, ilk yola zaten başvurmuş ve bu yolu medresedeki otoritelerin en üstüne tırmanarak tamamlamıştır. Bu yolu bitirdiği için kalan yola, aşk ve cezbeye başvurmuştur.


4. Ünitenin Tüm Konuları: Beylikten Devlete Osmanlı Medeniyeti ünitesinin tüm konularını aşağıdaki başlıklarda inceleyebilirsiniz.

1. Konu: Anadolu’nun Kandilleri (Şu an bu başlıktasınız!)

2. Konu: Osmanlı Devleti’nde Askeri Sınıf

Osmanlıda İlim ve İlmiye Sınıfı

Medreseler ve Tekkeler

Akşemsettin, Ali Kuşçu, Uluğ Bey

3. Konu: Halk Kültürü ve Kitabi Kültür

II. Murad’ın Kültürel Faaliyetleri

Şair Sultanlar

4. Konu: Fetihle Gelen Dönüşüm

Osmanlılarda El Sanatları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyicinizi kapatarak sitemizin yayın yapmasına destek olun. Tarayıcınızdaki reklam engelleyicisini kapatarak sitemize giriş yapabilirsiniz. Anlayışınız için teşekkür ederiz. İletişim: bilgi@derstarih.com